|
Anasayfa
Harita ve Gravürler
Posta Ofisi Damgaları
Fotoğraflar
Kartpostallar
Şarapçılık Tarihi
Belgeler
Deniz Kabukları
Kitaplar
| |
DENİZ KABUĞU KOLEKSİYONCULUĞU VE
BOZCAADA İLE TANIŞMA HİKAYEM
Asla iflah olmaz bir koleksiyonerim. Çocukluğumdan
beri daima bir şeyler biriktirdim. Çocukluk ve ilk gençlik çağlarımda
biriktirdiğim her şey, sıralı, sağlam, düzgün paketler halinde bugün de
durmaktadır. Sualtında, nefes tutarak zıpkınla balık avlanmaya ara verdiğim
yıllarda, denizde saatlerce kalıp balık vurmama gibi bir durumda yapabileceğim
tek şey dip yaşamını daha yakından gözlemek oldu. Bu sayede de sualtı
mücevherleri dediğim deniz kabukları ile tanıştım. Ege ve Akdeniz kıyılarında,
deniz kabuğu toplamaya yönelik dalış seyahatlerim 1988 yılında başladı. 1991
yılına kadar 12 ayrı seyahatte 35 değişik noktada, Saros körfezinden başlayıp
Adana - Yumurtalık sahilleri arası yaptığım dalışlarda 220 değişik tür deniz
kabuğu topladım. İlk seyahatimde Saros Körfezi ve devamındaki sahillerde dala
çıka Çanakkale'ye kadar gelip, Çanakkale'den feribot ile Gökçeada'ya da geçtik.
Benim için verimsiz ve sevimsiz bir ada seyahati olduğu gibi, gidiş ve özellikle
dönüşte -geceden vapur kuyruğuna girmek gibi- yaşadığımız zorluklar, Odunluk
İskelesi önüne gelip de, hele eski püskü çıkartma gemisini görünce Bozcaada'ya
gitmekten derhal vazgeçmeme neden olmuştu. Devamındaki Ege ve Akdeniz
sahillerinde, karaya vurmuş ölü, boş kabukları, 10 metre derinliğe kadar olan
kesimlerde ise elekle kum eleyerek, yosun yıkayarak veya taş altlarına bakarak
yüzlerce tür deniz kabuğu topladım, tasnif ettim.
Topladığım bu kabukları İsmet R.TÜMTÜRK (1916-1998) isimli,
dünya
çapında isim yapmış koleksiyonere götürür, beraberce teşhis ederdik. Bir
ziyaretimde, koleksiyonunu incelerken, o anda elimde tuttuğum “Trivia Spongicola
Monterosato, 1923” isimli deniz kabuğundan bugüne kadar bilinen beş örnek
toplanabildiğini söyledi. Bir tanesi Kuzey Afrika sahillerinden toplanmış
İtalya’da müzede bulunan fosil bir örnek, üç tanesi Bodrum - Gümüşlük
açıklarından toplanmış İstanbul Üniversitesi Koleksiyonu'nda bulunuyor,
beşincisini de Assos yakınlarında bizzat kendisi bulmuş ve elimde duruyordu.
Kabuk bir leblebi tanesinden daha küçük, ilk bakışta türünün sıradan bir örneği
idi. Ağız kısmından başlayıp, sırt kısmında sonlanan enlemesine setleri vardı.
Beni nadirin nadiri olması ötesinde cezbeden yanı, ağız kısmının her iki ucunda
bulunan mor benekleriydi.
Koleksiyonculuk hırsım tüm benliğimi sarmıştı. Bu kabuktan
bende de olmalıydı. Bu toplantının bir hafta sonrasında, 1991 yılının 29 Ekim
tatilinden yararlanarak, üç günlüğüne geldiğim Assos yakınlarındaki Sokakağzı
beldesinde, Kuzey Ege’nin lacivert ve soğumaya yüz tutmuş denizinde hergün sekiz
saatten fazla denizde dalarak araştırmalarımı sürdürdüm. Son gün güneş
ışıklarının kaybolmaya, umutlarımın sönmeye başladığı anlarda, yüzlerce kez
elediğim kumların içinden elekte kalan birkaç kabukludan birinin de aradığım
kabuk olduğunu gördüm. Kıyıdan 250-300 metre açıkta, on metre derinlikte,
denizin içinde çılgınlar gibi sevinen biri! Koleksiyonumun en değerli parçasını
bulmuştum. Sonraları aynı bölgeye iki kez daha gittim. Ne ölüsüne, ne de
dirisine rastladım. Belki de son örnekti bulduğum. Benim için bu çok önemli
buluşu da Cumhuriyet Bilim Teknik Dergisi'nin Eylül 1992 sayısında yayımladım.
Araştırmalarımı bu kez de bu konuda yayınlanmış literatüre
yönelttim. Bu türe ait dünyada bulunmuş tüm kabukların incelendiği kitapta benim
bulduğum kabuğun ismi geçmediği gibi, yurtdışından getirttiğim yüzlerce kitapta
da bu kabuğa ait doyurucu bilgi veya resim yoktu. Birçok defa tür tayini için
kabuk götürdüğüm, bu konuda ilk temel bilgileri aldığım, ( bir konuşmamızda
rahmetli İlham Artüz’ün (19..-1993) hakkında, “Beş Avrupalıya bedeldir!” dediği
) üniversite kürsüsünden artık emekli olmuş, sayın Prof. Dr. Muzaffer DEMİR,
ısrarla bana doğada nadir diye bir şey olamayacağını, canlının soyunu devam
ettirebilmesi için yeter sayıda dişi ve erkek bireyin olması gerektiğini, benim
nadir dediğim kabukların tam yaşadıkları yeri bulamadığımı veya çok derinde
yaşadıklarını söylerdi. Bu arada İstanbul Malakoloji Derneği isimli, deniz
kabuklarının anatomik yapılarını inceleyip, bilimsel anlamda tür tayini yapacak
bir dernek kurma aşamasındaydım. Hergün derneğe yeni katılacak arkadaşların
deniz kabukları koleksiyonlarını inceliyordum. Yeni tanıştığım Murat RECEVİK
isimli bir üyenin kabuklarını incelerken, o ana kadar tür teşhisi yapamadığı,
çoğu 1-2 mm.lik kabuklarla beraber duran, 2 adet T.spongicola kabuğu olduğunu
gördüm. Ne olduklarını bilmediğini ama bunları topladığı Bozcaada’dan daha fazla
bulabileceğini söyledi. Şok geçiriyordum. Gitmediğim tek yerde, koleksiyonumun
en nadir parçasını bulmuştu. Ben de, büyük bir heyecanla kendisine bu kabukla
ilgili bildiğim herşeyi ve bu kabuğun hikayesini anlattım. Onu da nadir bir
kabukla karşı karşıya olabileceği duygusuna kaptırmıştım. Kabukları özenle
poşetledi, etiketledi ve kutusuna kaldırdı. Oldukça şaşkındım. Ertesi sabah,
yine derneğe kurucu üye olacak, Boğaziçi Üniversitesi Sualtı Sporları Klübü
üyesi, Baki YOKEŞ ile tanışmak için üniversiteye gittim. Muzip bir gülümseme ile
bana bakmakta olan yeni tanışacağım bu arkadaşın bir elinde yazımın çıktığı
dergi, diğer elinde de, bir poşet dolusu T.spongicola kabuğundan vardı.
Bozcaada’da dalış yaptıkları yerde, henüz gerçek tanımlamasını bilmediği bu
kabuktan isterse yüzlerce örnek daha toplayabileceğini söyledi.
Benim için,
nadirlik yönünden bu kabuk için giz perdesi aralanmış ve daha önce hiç gitmediğim Bozcaada yeni hedef olmuştu. Bir hafta içinde dernek üyesi
arkadaşlarla 1993 yılı temmuz ayında ilk kez Bozcaada’ya gelip, gerçekten de
adanın her tarafından 100’den fazla örnek topladık. Takip eden yıllarda sadece
bu kabuğu toplayabilmek için defalarca geldiğim Bozcaada’dan 560 değişik türde
deniz kabuğu ile geri döndüm. Tüm bu deniz kabukları Hollanda'daki Amsterdam
Üniversitesi, Zooloji Müzesi, Malakoloji Bölümü'nden Robert G. Moolenbeek ve Dr.
Van der Linden tarafından da teşhis edilmişlerdir.
1997 yılında eşimle birlikte, kendimize bir yazlık ev
alabilmek için, Bozcaada’dan başlamak kaydı ile Kaş’a kadar tüm Ege ve Akdeniz
sahillerini dolaştık. Eksik kalan yerleşmeleri de dönüş yolunda inceledik ve
turumuzun sonunda bir kez daha Bozcaada’ya geldik. Yaşamımızın en doğru
kararlarından biri olduğunu zamanla öğrenmeye başladığımız bu adada evimizi
hemen aldık. İstanbul yaşamının bilinen bütün o zorluklarına karşın Bozcaada,
bizim yaz, kış demeden gelip sığınacağımız tek liman oldu. Eşim İnci’nin,
kızımız ADA’ya hamile kaldığını müjdesini de Bozcaada’da aldım. Doktorumuzun
tavsiyesiyle, yaşamının kırk beşinci gününde kızımız Ada, Ayazma’nın keyfine
doyulmaz denizine girmekteydi. 2004 yılında, bir yaşındaki oğlum Ege, kendi
bağımızdan ilk Çavuş üzümünü tatmaktaydı.
Yeni yeni tanışmaya başladığımız adalı dostlarımızdan; altı
yaşına gelmiş olan çocukları Dimitri’nin, okul hayatı başlayacağı için Atina’ya
göç eden, adada evlenmiş son Rum çift olan, kadim dostlarımız Panayot OVALI ve
sevgili eşi Filo bizlere, beraberce avladığımız sinaritlerden nefis buğulama
yapmayı, ahtapotlardan salata veya ızgara yapmayı, kalamardan dolma yapmayı
öğrettiler.
Bozcaada’nın tarihi konusunda hiç bir bilgim olmadığını,
yaptığım araştırmalardan sonra, bu küçücük adanın, sığ bir tarihi değil,
eskilerin deyimiyle, gayya kuyusu gibi derin bir tarihi olduğunu öğrenmeye
başladım. Engelleyemediğim biriktirme duygum, bu sefer de Bozcaada'lılar
tarafından veya Bozcaada için üretilmiş kültür varlıklarını toplamaya yöneldi.
Yavaş yavaş birikmeye başlayan her koleksiyon parçası ve onun arkasındaki kültür
birikimi, Bozcaada’yı tanımamda vesile oldu. Osmanlı Şark yıllıkları,
Salnameler, Başbakanlık Osmanlı Arşivi dokümanları, seyahatnameler tarandıkça,
elimde ciddi bir birikim oluşmaya başladı. İlk gravürleri, işgal dönemi posta
kartlarını satın almaya başladığım 1999 yılındaki hedefim bu koleksiyonun
kitabını hazırlamak doğrultusundaydı. 2003 yılına kadar birikenlerden ise tüm bu
koleksiyonumun sergileneceği Bozcaada Araştırma Merkezi'ni oluşturmaktı, şimdiki (2005
yılında) hedefim ise ayrı bir binada "Bozcaada Bilgi Belge Dokümantasyon
Merkezi"ni oluşturmaktır. Tüm arşiv belgelerini, fotoğrafları dijital ortama
aktarmak, kütüphanesi, toplantı salonu, bilgisayarlı çalışma salonları ile
birlikte komple bir merkez yapmaktır.
Tarihin penceresinden, 100 - 150 yıl sonrasından günümüz
Bozcaada'sına baktığımızda, ben oluşturduğum koleksiyon, yaptığım sözlü tarih
çalışmaları ile Bozcaada'nın belleği olacağına inandığım bir Merkez oluşturduğum
inancındayım. Bu inancı paylaşan, bu birikime katkıda bulunmak isteyen herkesle
tanışmak, fikir alışverişinde bulunmak en büyük zevkimdir.
|